O kupayı ellerimle kaldırdığımda, hissettiğim çok başka bir duyguydu. Herkes bana bakarken, ben herkesin hayal ettiği şeyi başarmıştım… Tüylerim diken diken olmuştu. Bu, daha önce yaşamadığım, çok ayrı bir duyguydu.

Yirmi üç rakip takımın tamamını elemiştik. Büyük maddi zorluklara rağmen, şampiyonlar ligi şampiyonu olmuştuk. Galibiyetten sonra ülkemin bayrağını dalgalandırmak nasıl da gurur vermişti. Hala hatırladıkça gözlerim doluyor. Bunun hazzı ne parayla satın alınır, ne de başka bir şeyle…

Dışardan sakın tozpembe görünmesin ama…

Bu hikaye, vazgeçmeyenlerin hikayesi

Bundan yıllar önce, ben ve kız kardeşim daha küçükken, mutlu bir ailemiz vardı. Babam futbolcuydu, annem ev hanımıydı. Her ikisi de üzerimize titrerlerdi. Her çocuk gibi, mahallede arkadaşlarımla ve kuzenlerimle top oynardım. Babamla antrenmanlara giderdim.

İlkokula başladığım dönemde, babamın hastalığı belli oldu ve kısa süre sonra da vefat etti. Küçük yaşta bunu anlamlandırmak da, baş edebilmek de zordu. Bendeki bu futbol sevgisinin, babamdan miras kaldığını düşünüyorum.

Babamın ölümüyle annem çalışmaya başladı. Her yetim çocuk gibi, hayatın içinde bana babalık yapacak insanlarla karşılaşacaktım...

Amcam bize kol kanat gerdi. Hiç unutmam, ilk kramponumu o almıştı. Annem de ona yük olmamak için çok çalışıyordu. Hem dışarda hem evde çalışmak onu yoruyordu ama eli de hep üzerimizdeydi.

Derken, bir kaza sonucu sol bacağımı da diz altından kaybettim. Sonrasında hiçbir zaman bu kazadan konuşmak istemedim.




Biliyorduk ki, bu imkansızlıkların bir anlamı vardı. Hayat toz pembe değildi. Hep bir zorluk olacaktı. Ama ben bu zorluklara ne cevap verecektim? Doğru cevabı nasıl bilecektim? Bu kusurumla zorlukların üstesinden nasıl gelecektim?

Doğru cevabı annemden öğrenmiştim. Bir gün bana,

“Denizin üstünde bir sandal olsan, doğru rüzgar hangisidir?” diye sordu.

“Bilmem ki!” dedim.

“Gideceğin bir yer varsa, oraya esen rüzgar… Tıpkı bir sürü rüzgarın içinde, gideceğin yere esen rüzgarı seçtiğin gibi, bir sürü acının içinden de kendi acını, kendin seçeceksin. Ya bir ömür, “Ben niye böyle oldum?” diye acı çekeceksin ya da kendi hedeflerin için mutlu ve başarılı olmak için emek harcayarak terleyeceksin, acı çekeceksin. İlkinde eline ne geçecek? Koca bir hiç. Oysa ikincisinde hem mutlu olacaksın, yapabilirsen bir de başarılı olacaksın.”

“Ama ben engelliyim anne! Benim ayağım yok!” diye cevap verdim.

“Bir uzvunu kaybettiğinde değil, ‘Yapamam.’ dediğinde, ‘Öğrenemem.’ dediğinde engelli olursun.” dedi.

O zaman ya önüme duvarlar örecektim, “Tek ayakla futbol oynamak çok zor.” diyecektim. Vazgeçecektim, bu kolaydı… Ya da hedefim için azmedecektim.

“Her faydalı işin önü biraz zordur.” derdi annem. “O zora katlanmak için çok sağlam nedenlerin olması lazım.”

Penaltılarla kupayı kaybettiğimiz o maçtan sonra bıraksaydık, biz dünya şampiyonu olabilecek miydik mesela? O bayrağı dalgalandırabilecek miydik?

Bende sağlam nedenden bol ne vardı? Eksikliklerim, yokluklarım, aileme faydalı olma isteğim, milli forma giyme hayalim…

“Vazgeçmemek lazım, yapamam dememenin yanında bir de inat etmek lazım. Koşamıyorsan yürüyeceksin, yürüyemiyorsan sürüneceksin. Sürünemiyorsan bir yolunu bulup hedefe gideceksin. Tekerlekli sandalye yapacaksın, gene o hedefe gideceksin.” dedim kendime.

Futbol hayatım, mahallede tanıştığım bir abinin aracılığıyla başladı. Engelliler için amatör bir futbol takımı vardı. Takıma katıldım, çalışmaları hiç aksatmadım.

Sabah 6 da kalkar, koşuya gider, çalışırdık. Arkadaşlarımın iki, bazen üç kat daha fazlasını çalışırdım. Güneşten yandığım günler, sahanın sıcaklığından ayağımın altının su topladığı günler olurdu. Normal yürüyemezdim artık, o kadar çok koşardım ki! Başardıkça öz güvenim arttı. Sonra profesyonel oldum.

Profesyonel olduğumda şehir değiştirmem gerekmişti. Yeni antrenörüm, azmimi, disiplinimi, çalışkanlığımı çok beğenmişti. Artık bir hedefim daha vardı. Takıma kaptan olmak. Fakat şutlarım kötüydü. Kafama koymuştum, bu eksiğimi de giderecektim. Herkesten önce gittim antrenmana, defalarca şut attım, sürekli tekrar ettim. Şutlarım düzeldi ama fiziken yetersizdim. Hocam dedi ki, “Koşacaksın.” Her gün kırk, kırk beş dakika koştum, koştum.




İnsanlar zannediyor ki, başarıya giden yol, gül bahçelerinden geçiyor. Öyle bir dünya yok. Acı dolu zamanlardan gidiyor. Kimse size çok kolay, “Bu başarıyı al, senin olsun.” demiyor ama başarmak için de bundan daha uygun bir ortam olmuyor.

Evet, pes etmemiştim. “Ben engelliyim, yapamam.” dememiştim. Bütün ömrümü, o talihsiz kazaya üzülerek, o kazayı suçlayarak, ‘Böyle olmasaydı…’ ile başlayan cümleler kurarak geçirmemiştim. Elimde olmayanlara üzülmek yerine, elimde olanlarla hedefime nasıl ulaşacağıma odaklanmıştım. Başarmak için acı çekmenin, başıma gelen talihsizlikler için acı çekmekten daha karlı olduğunu öğrenmiştim.

Tek bir şeye odaklanmıştım; 

Hedefim için dünüme göre bir adım önde olmak.

Şimdi tekrar, başka başarılar hayal ediyorum… Beni daha mutlu edecek…

Toplamda kazandıracak başarılar…



NOT: Ampute milli futbolcunun hayatından esinlenilmiştir. Bazı ifadeler kendi röportajlarından alınmıştır.




Deneyimsel Tasarım Öğretisi, geçmiş deneyimlerle bugünümüzü 
ve yarınımızı tasarlamamızı sağlayan bir gerçeklik ilmidir. 
Bireylerin problemlerini doğru tespit edebilmeleri ve çözüme 
ulaşabilmeleri için stratejiler sunar.
 

Kim Kimdirİlişkide Ustalık”Başarı Psikolojisi”, programlarıyla 

mutlu ve başarılı olmak isteyen insanlara 

hedeflerine ulaştıracak yöntemler gösterir.